Osmanlı Devleti'nde İç Borçlanma Türleri Olarak Esham ve Kaime Sistemi ile Günümüz Gelir Ortaklığı Senetlerinin İslam Ekonomisi Yönünden İncelenmesi

 OSMANLI DEVLETİ’NDE

İÇ BORÇLANMA TÜRLERİ OLARAK

 ESHAM VE KAİME SİSTEMİ

İLE

GÜNÜMÜZ

GELİR ORTAKLIĞI SENETLERİNİN

İSLAM EKENOMİSİ YÖNÜNDEN İNCELENMESİ

 

 

 

 

Av. Kerim ALTINTAŞ

Av. Nur Banu AKPINAR

 

 

 

 

ÖZ

Altı asır boyunca hüküm sürmüş Osmanlı Devleti, 16. Yüzyılın ortalarından itibaren sınırların genişlemesi, coğrafi keşifler, savaşlar ve yeni savaş teknolojileri gibi birçok etkenden dolayı sarsılmaya başlamış ve Devlet ekonomisini tekrar güce kavuşturabilmek için arayışlara girmiştir.

Osmanlı devleti ekonomisinin en önemli özelliklerinden biri devletin içinde bulunduğu mali durumun kötü olmasına rağmen bu gidişatı ülke kaynaklarının daha etkin şekilde kullanılarak düzeltilmeye çalışılmasıdır. Bu nedenle Osmanlı Devleti dış borçlanma alanında kendini çok geç göstermiştir. Yabancı devletlerden borç alana kadar iç borçlanma yöntemleri ile sorunu çözmeye çalışmıştır. Özellikle Osmanlı Rus savaşı ardından Rusya’ya yüksek miktarda borçlanılması Osmanlı ekonomisini derinden sarsmış ve devlet elindeki imkanları düzenleyip geliştirmeye çalışarak kendine kaynak arayışına girmiştir.

Başlangıçta iç hazine yani sultanın hazinesi tarafından merkez hazineye borç verilmiş ancak bir süre sonra iç hazine de adete tükenme noktasına gelmiştir. Bunun üzerine devlet vergi toplama ve kaynak elde etmek amacıyla uyguladığı iltizam ve malikane sistemini geliştirip hitap ettiği halk kesimini de genişleterek esham sistemine geçmiştir. Esham sistemi ile malikane siteminde 90 yılda elde edilen verim 10 yılda alınmıştır. Ancak bu sistem de kurtarıcı olmamış tağşiş ve kaime gibi sistemler uygulanmaya başlamıştır.

Bu çalışmamızda Osmanlı Devleti ekonomisi hakkında kısaca değinilecek, iç borçlanma türleri olan esham ve kaime sistemi incelenerek günümüz gelir ortaklığı senetleri konusu ile bunların İslam ekonomisi açısından kısaca irdelenmesine yer verilecektir.

Anahtar Kelimeler: Esham, Kaime, İltizam, Malikane, Osmanlı Ekonomisi, Gelir Ortaklığı Senetleri

 

A. 16. YÜZYIL SONRASI OSMANLI EKONOMİSİNE GENEL BİR BAKIŞ

Osmanlı Devleti’nde esham ve kaime düzenine gelmeden önce Devletin mali anlamda içinde bulunduğu durumu bilmek gerekmektedir.

Osmanlı Devleti 16. Yüzyılın ikinci yarısına kadar başarılı ve hızlı fetihlerin maddi anlamda sağladığı imkanlardan yararlanmış, bu zamana kadar da büyük ve uzun vadeli bir borçlu olarak finans piyasalarına girmemiştir. 16. Yüzyılın sonlarına doğru ise devlet, padişahtan, vezirlerden ve yüksek düzey bürokratlardan borç almaya başlamış ve bu borç milyonlarca akçeye kadar ulaşmıştır. Borç veren bürokratlar da borç vermenin karşılığı olarak konumlarını daha da güçlenerek korumuşlardır. (Pamuk, 2014:135)

Osmanlı Devleti’nde siyasi, iktisadi ve sosyal gelişmeler ile birlikte, savaşların getirdiği mali yükler, vergiler ile karşılanamayacak ölçüde artınca devlet, bu masrafları karşılamak için borçlanmak zorunda kalmıştır. (Akar, 2015)

Osmanlı ekonomisin olumsuz yönde etkileyen faktörler, 16. Yüzyılın ortalarından itibaren gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. “Devletin otokontrolü sağlayan yapısı, savaş teknolojisindeki hızlı gelişmeler ve buna bağlı olarak ateşli silahların ve merkezi orduların öneminin artması, devletin doğal sınırlarına ulaşması ve coğrafi keşifler sonucu başlayan fiyat artışı” bunların başlıcalarıdır. Bu dönemde meydana gelen savaşlar neticesinde de ekonomi, kendini yenileyemez hale gelmiş ve böylelikle yeni finansman kaynakları arayışına girilmiştir. Arayışın neticesi olarak, Devlet elindeki vergi kaynaklarından azami olarak yararlanmaya çalışmış ve finans sektöründeki gelişmelere bağlı olarak borçlanma yoluna gitmiştir. (Akar, 2015)

Osmanlı Devleti kamu borçlanmalarına oldukça geç başlamıştır. Bu zamana kadar Sultanın Hazinesi yani İç Hazine, merkez hazinenin kredi ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiştir. (Genç, 2014:186)

Artan mali sorunlar ile birlikte iç hazine, merkez hazinenin talebi üzerine gerekli kaynağı borç olarak aktarmıştır. İç hazine, uzun yıllar adeta bir kredi kurumu gibi hizmet vermiştir. Timar sahiplerinin nakit ihtiyaçları da bu hazine tarafından karşılanmış ve iç hazine tarafından verilen borç miktarı 1683 yılından itibaren önemli artışlara sahne olmuştur. Bu borçların geri ödenmesi ise gittikçe artan mali sıkıntılar nedeniyle uzun yıllar almıştır. (Akar, 2015)

Ancak iç hazine de artık tükenme aşamasına gelmiş ve merkez hazineyi destekleme fonksiyonunu yitirmiştir. Bu durumu I. Abdülhamit’in kendisinden para istendiğinde ancak iç hazinede de para kalmadığında söylediği sözlerle net bir şekilde ifade etmek mümkündür; “mevcut olsa da harçlığımı versem.” (Akar, 2015)

Bunun yanı sıra kısa vadeli kredi ihtiyaçları için devlet ricaline, sarraflara ve tüccarlara başvurulmuştur. (Genç, 2014:186)

Osmanlı Devleti, 19. Yüzyıl ve öncesi dönemlerde, Batı ve Orta Avrupa’daki uluslar arası sermaye hareketlerine dahil olmamıştır. Osmanlı Devleti bunlardan borç almak istemezken, Avrupa Devletleri de borç vermeye meyilli değillerdi. Bu nedenle de Osmanlı Devletinde faiz oranları yükselirken, Avrupa devletlerinde faiz oranları düşmekteydi. Bu durum, Osmanlı Devletini kendi içinde finansman arayışına sürüklemiş ve finansal enstrümanlar devletin ihtiyaçlarına uyarlanabilmek adına değişime uğratılmıştır. (Pamuk, 2014;134)

16. yüzyılın sonlarına doğru savaş teknolojisindeki gelişmelerin artması ile birlikte merkezde daha büyük ve güçlü ordunun ihtiyaçlarını giderebilmek maksadıyla timar sisteminden iltizama geçilmiş ve mukataalardan vergi toplama hakkı müzayede ile satılmaya başlanmıştır. İltizam, Osmanlı Devleti için hem vergi toplama aracı hem de borçlanma usulü olmuştur. 17. Yüzyılda ise iltizam sistemi daha geliştirilerek malikane sistemine geçilmiş ve mukataalar kişiye kayd-ı hayat şartı ile verilmeye başlanmıştır. Vergi toplama ve borç alma aracı olarak kullanılan bu sistemlerden yine bir borç alma aracı olarak esham ve kaime sistemi uygulamalarına geçilmiştir. (Pamuk, 2014;137)

B. ESHAM SİSTEMİ

1. Esham Sistemine Geçiş

Yukarıda devletin iç borçlanma konusunda en önemli kalemlerinden biri olan vergi kaynaklarından bahsetmiştik. Asıl kredi kaynağı olan iç hazinenin kaynakları, 17. Yüzyılın sonlarına doğru meydana gelen II. Viyana kuşatmasında tükenince kredi kaynağı olarak iltizamın önemi artmıştır. Ancak iltizam sistemi gereği yalnızca kısa vadeli kredi sağlayabilmekteydi. İltizam sisteminden vergi kaynaklarının kayd-ı hayat şartı ile verildiği malikane sistemine geçilmesinde bu faktör önemli rol oynamıştır. Müzayedeyi en yüksek teklifi vererek kazanan malikane sahibi, mukataayı kendisi vergilendirir ve yıldan yıla artmayacağı devletçe garanti edilmiş bulunan ve mal adı verilen sabit bir yıllık vergiyi hazineye ödedikten sonra kalan vergi miktarını kendi kârı olarak alırdı. Malikaneyi alırken ise belli bir miktarı muaccele bedeli olarak hazineye öderdi. (Genç, 2014:186)

Malikane sisteminde, malikane sahibinin vergi mükelleflerini yönetme sorumluluğu da olduğundan yalnızca askeri zümre mensuplarına verilmekteydi. Mukataaların hisselere bölünerek birkaç kişiye ortaklaşa kullanması için verilmesi mümkün olmasına rağmen, çok küçük hisselere ayırıp malikane olarak vermek ise fiiliyatta yönetimi zorlaştırmakta ve bunu imkansız kılmaktaydı. (Genç, 2014:187)

Osmanlı Devleti’nde 18. Yüzyıla gelindiğinde artan ihtiyaçlara karşılık malikane sistemi de devletin olumlu beklentilerini karşılayamaz hale geldi. Kayd-ı hayat şartı ile verilen mukataalarda malikane sahibi öldüğünde, devlet mukataaların kendi denetimine dönmesini sağlayamadı. Böylelikle devlete gelmesi gereken vergi miktarı artmak yerine azalmaya başladı. (Pamuk, 2014;138)

1768-1774 yılları arasında meydana gelen Osmanlı – Rus Savaşı ardından imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Devleti 7.500.000 kuruşluk bir tazminat ödemek zorunda kaldı ki bu miktar Osmanlı Devleti bütçesinin yıllık nakdi gelirinin yaklaşık yarısına tekabül etmekteydi. Devlet, ortaya çıkan bu nakit ihtiyacını giderebilmek için malikane sisteminin unsurlarının değiştirerek sınırlarını zorlamaktan başka çare bulamadı. Esham sistemi de malikane sisteminin devamı olarak bu şekilde ortaya çıktı. (Genç, 2014:187)

Esham sözcüğü “pay, hisse” anlamına gelen “sehm”in çoğuludur. Esham, bir maliye terimi olarak ilk defa 1775 yılında uygulanmaya başlamıştır. 1860 yılına kadar devam eden belli bir iç borçlanma sistemini ifade etmektedir. “Sistemin özü şudur: mukataa adıyla bilinen vergi kalemlerinden bazılarına ait yıllık nakdi gelirlerin, faiz denilen belirli bölümlerinin sehimler halinde dilimlenerek özel şahıslara muaccele adı verilen bir peşin meblağ karşılığında “kayd-ı hayat şartı” ile satılmasıdır.” (Genç, 2014:184)

Esham sistemi ile satışa sunulan mukataanın yıllık sağlayacağı nakit miktarının tamamı değil, faiz denilen bir bölümüdür. Diğer bölüme mal denmektedir ve bu kısım hiçbir zaman eshamın konusu edilemez. Uzun süre boyunca, askerlere, diğer görevlilere, emeklilere verilen maaşlar ve sorunlu bir takım giderler dolayısıyla bu bölüm sabitlenmiş bir şekilde kalmıştır. Ancak gelirlerin artması ile birlikte, bu zorunlu harcamaların üzerine çıkan bölüme gelir fazlası anlamında faiz denmektedir. Faiz denilen bu kısımları kullanma konusunda hazine daha esnek hak ve yetkiye sahiptir. “Bir kısım büyük mukataaların sehimler halinde dilimlenerek satışa sunulan bölümü bu faiz denilen fazlalardan oluştuğu için her sehme ait gelir dilimine de faiz adı verilir.  Günümüzün faiz kavramı ile herhangi bir doğrudan ilişkisi bulunmayan ve sadece gelir anlamını ifade eden bu dilimler, her sehim için yıllık 2.000 veya 2.500 kuruşluk sabit dilimler halinde tespit ediliyordu.” (Genç, 2014:184)

Satışa sunulan bir mukataaya ait yıllık nakdi gelirin tamamı değil sadece faiz denilen belli bir bölümüdür.

“Bu düzende bir vergi kaynağının yıllık gelirini devlet önceden ve kuruş cinsinden belirlemekteydi. Bu miktar daha sonra büyük sayıda paya bölünmekte ve payların her biri, kendilerine yaşam boyunca her yıl muaccele olarak adlandırılan o sabit geliri sağlamak üzere alıcılara satılmaktaydı. Vergileri toplama işini devlet yürütecekti. Esham payları, sağladıkları yıllık gelirin altı ile yedi katı arasında bir fiyatla satılmaktaydı.” (Pamuk 2014:138)

Müzayedelere yalnızca büyük sermayedarlar katılabilmekteydi. Esham düzenine geçişin en büyük amacı, bu iç borçlanmayı, müzayede bedelini küçük parçalara ayırarak orta ve küçük ölçekli sermayedarlara da yaymaya çalışmaktır. (Pamuk, 2014:138)

“Esham uygulaması temelde bir iç borçlanma ameliyesinden başka bir şey değildi. Fakat gelir ortaklığı sisteminin ilk ve orijinal bir örneğiydi.” (Tabakoğlu, 2014:270)

2. Malikane ve Esham Sistemlerinin Karşılaştırılması

Malikane sisteminde, malikane sahibi muaccele bedelini ödeyerek aldığı mukataayı kendisi vergilendirmekteydi. Vergi hasılatı sonrası devlete yıllık belli bir miktarı vergi ve harç olarak ödedikten sonra geri kalan kendi kârını oluştururdu. Malikane sahibinin gelirini oluşturan bu kar üzerinde devletin ne bir garantisi ne de müdahalesi söz konusu değildir. (Genç, 2014:187)

“Esham sisteminde ise sehim satın alanların, sehmine sahip oldukları mukataa ile ilgileri yatırdıkları muaccele ile orantılı olarak tespit edilmiş bulunan yıllık bir nakdi geliri almaktan ibaretti. Mukataanın vergilendirilmesi ve yönetimi defterdarın tayin edeceği bir emin veya mültezimin sorumluluğunda idi.” (Genç, 2014:187)

3. Esham Sisteminin Uygulanması ve Sonuçları

Esham sistemi ile birlikte mukataaların yönetimiyle esham sahiplerinin bağının koparılmış olması önemli sonuçlara yol açmıştır. Malikane sisteminde fiiliyat açısından doğabilecek sakıncalar nedeniyle hissedarların sayısı sınırlı kalmaktayken esham ile birlikte bu gerekçe ortadan kalkarak hisseler bölünebilmiş ve esham piyasasına talep hacmi de artmıştır. Talep hacminin büyütülmesinde sistemin, askeri zümrenin erkekleri dışında kadınlar, çocuklar ve gayrimüslimlere de açılmasının etkisi olmuştur. (Genç, 2014:188)

“Eshama ait talep piyasasını genişletmek ve küçük tasarrufların hazineye ikrazını sağlamak üzere, hisseler giderek küçültüldü. Bir sehim için tespit edilen yıllık faiz miktarı standart olarak 2.000 veya 2.500 kuruştu ve bu miktar daha sonra da değişmedi. Ancak bir sehmi bütünü ile almak mecburiyeti yoktu. İsteyen bir sehmin 1/2 veya 1/4’ünü ve giderek 1/64’e kadar küçülen paylarını satın alabilirdi.” (Genç, 2014:188)

Esham sahiplerine ödenecek olan faizler çoğunlukla üç veya altı ay aralıklarla yılda iki taksit ile ödenmekteydi. Başlangıçta esham sahipleri küçük miktarda kalem harçları haricinde aldıkları faiz üzerinden normal yıllarda herhangi başka bir vergi veya resim ödemez iken, 18. Yüzyılın sonlarından itibaren savaş yıllarında savaşa katkı olarak yıllık faizlerini yüzde ellisini hazineye ödemekle yükümlü tutulmuşlardır. (Genç, 2014:190)

Hisselerin küçültülerek her kesimden kişilere açık hale getirilmesi ile esham sistemi malikaneye göre daha hızlı gelişti ve malikane sisteminin doksan yıl sonunda ulaştığı birikime esham sistemi on yılda ulaşmış oldu. (Genç, 2014:188)

Devlet her ne kadar bu sistem ile iç borçlanmayı orta ve küçük sermayedarlara doğru yöneltmeyi amaçlasa da devlet, esham paylarının kişiler arasındaki alım satımına müdahale edememiş ve ilk alıcı öldükten sonra mirasçıları da devletten gelir elde etmeye devam etmiştir. (Pamuk, 2014:139)

Bunun yanı sıra, esham sistemindeki bu hızlı genişleme maliye otoritelerini gidişat hakkında endişelendirmeye başlamıştır. 1786 yılında otorite tarafından sistemin hazineye etkilerini tespit edebilmek amacıyla bir bilanço hazırlanmıştır. Bunun sonucunda “ölen esham sahiplerinin yeniden satılan sehimlerinin muaccele geliriyle, piyasada alınıp satılan sehimlerden alınan kasr-ı yed resimlerinden sağlanan gelirlerin toplamı, ödenmekte olan yıllık faizin ancak küçük bir bölümünü karşılamaktadır. Esham sistemi genişlemeye devam ettiği sürece, hazine aleyhindeki bu farkın büyüyeceği ve giderek faizleri ödemede karşılaşılacak zorlukların siyasi istikrarsızlığa da yol açabileceği göz önüne alınarak, 30 Ekim 1786’da yeni esham çıkarılmasına, daha önce satılmış olanlardan sahipleri ölerek mahlul kalanların da yeniden satışa sunulmamasına karar verildi.” (Genç, 2014:189)

Halk arasında eshamın tedavülü serbestisi ancak vergiye tabiydi. Eshamı elinde bulunduranlar, böylelikle her yıl belli bir gelir garantisine sahip olmaktaydı. Eshamın uygulanamaya başlamasından 17 yıl sonra yapılan bir araştırmada, halka dağıtılan miktarın hazine kazancından daha yüksek olduğu gözler önüne serilmiştir. Yapısı itibariyle günümüz gelir ortaklığı sistemine benzeyen bu yapıda bu kadar yüksek gelir elde edilmesine karşılık, gelir ortaklığında günümüzdeki yüksek enflasyon sebebiyle halkın net kazancının çok fazla olmadığı düşünülmektedir. (Tabakoğlu, 2014:288)

Esham düzeni yürütüldüğü süre boyunca devlet mali gücü iyi olduğu dönemlerde esham sistemini kaldırmaya çalışmıştır. Ancak ekonomisi bozulduğunda ise ne olursa olsun paraya olan ihtiyacını gidermeye yönelik eshamı da genişletmiştir. Esham sistemi yaklaşık olarak yarım yüzyıl uygulanmaya devam olunmuştur. (Pamuk, 2014:139)

C. KAİME SİSTEMİ

Kaime, kağıt para olarak bilinse de aslında kısa dönemli bono işlevi görmektedir. 1830’lu yılların ikinci yarısında artan askeri harcamalar ve reform girişimleri arasında birçok devlet biriminin bütçe kaynağı üretmek adına sergi adı verilen borç senetlerini piyasaya sürmüştür. Ancak bunun sonucu olarak Galata Bankerleri elinde büyük miktarda kısa vadeli devlet borcu birikmiştir. Devlet, dış kaynaklardan borç bulamayınca da faiz geliri sağlayan kağıtlar basılmıştır. (Pamuk, 2014:140)

İlk kaimeler, her biri 500 kuruş değerinde, 8 yıl vadeli ve yılda %12,5 faiz getirisi sağlayan devlet iç borçlanma senedi niteliğini de taşıyan kağıt paralar şeklinde ihraç edilmiştir. (Anbar, 2015)

1840 yılından İtibaren İstanbul yöresinde kaime-i muteber-i nakdiyye ya da kısaca kaime olarak bilinen ve başlarda faiz geliri de sağlayan borç senetleri basılmıştır. “Piyasaya sürülen ilk kaimeler sekiz yıl vadeliydi ve 12,5 faiz geliri sağlıyordu. Devlet ısrarla, bu kağıtların piyasalarda ek bir mübadele aracı oluşturmak için basıldıklarını ve bunların vergi ödemeleri de dahil olmak üzere her amaçla kullanabileceklerini vurgulamaktaydı. Faiz geliri sağlayan ancak çok yaygın tedavül görmeyen ilk kaimeleri bugünkü devlet bonoları ile kağıt para arasında bir enstrüman olarak değerlendirmek gerekir. Daha sonraları faiz boyutu ortadan kaldırılınca, kaimeler tam anlamıyla kağıt paraya dönüşmüştür.” (Pamuk, 2014:16)

Zaman içinde devlet tarafından sehim kaimesi olarak anılmaya başlanan kaimeler, devletin borcunu belli mukataaların vergi gelirleri ile ilişkilendiriyor ve piyasalarda bir miktar güven kazanmış esham ile ilişki kuruyordu.  1840 -1844 yılları arasında kaimelere olan güven gittikçe artmış ve sikkeler ile aynı değer üzerinden işlem görmeye başlamıştır. 1844 yılına gelindiğinde kaimelerin faiz oranları %6’ya indirilerek yeni kaimeler piyasaya sürülmüştür. (Pamuk, 2014:140)

Kaimeler uygulamaya çıktığı ilk günden itibaren kalpazanlık sorunları da baş göstermeye başlamıştır. Devlet bunun önüne geçmek için birçok önlem almıştır. Ancak, silinmez mürekkep kullanılması, padişahın kabartmalı tuğrasını taşıması ve diğer önlemler de buna çare olmamıştır. Kaimeler ile ilgili bu sıkıntının yanı sıra kabul görmesinde de sıkıntı yaşanmaktaydı. Bunun sonucu olarak devlet, kaimelerin taşradaki tedavülünü durdurmaya karar vermiştir.  (Pamuk, 2014:140)

1852 yılına kadar miktarları sınırlı olduğu için kaimeler çeşitli olumsuzluklara rağmen başarılı olmuşlardır. Ancak, 1852 yılına gelindiğinde faiz geliri sağlamayan kaimeler piyasaya sürülerek yeni bir dönem başlamıştır. (Tabakoğlu, 2014:416)

Kırım Savaşı sırasında çok fazla kaime basılarak piyasaya sürülünce, kaimenin altın lira cinsinden piyasa değeri de gerilemeye başladı. 400 kuruşluk kaimenin kuru bir altın liraya denk geldi. Böylelikle, ilk kağıt para deneyimi hızlı bir enflasyon ile sonuçlanmış oldu. 1862 yılına gelindiğinde Osmanlı Bankası’nın sağladığı kısa vadeli kredilerle kaimeler piyasadan çekilmiştir. 1876 yılına kadar bir daha kaime basılmamış, madeni paralar kullanılmıştır. (Tabakoğlu, 2014:417)

1876 yılına gelindiğinde ilan edilen bir kararname neticesinde Osmanlı Bankasının kontrolünde ikinci defa yeni kaimelerin piyasaya sürülmesine karar verilmiştir. Bu kez çıkarılan kaimeler de yine karşılıksız ve faizsiz olarak piyasa sürülmüştü. Yüksek emisyon nedeniyle piyasaya çıkarılan bu kaimeler üç yıldan fazla bir süre tedavülde kaldıktan sonra piyasadan kaldırılmıştır. Kaldırılması için halktan iane toplanmıştır. Bir takım vergi gelirlerinin de eklenmesiyle kaimeler tamamen çekilerek Beyazıt meydanında halkın gözü önünde yakılmış ve 1915 yılına kadar tekrar kaime çıkarılmamıştır. (Tabakoğlu, 2014:418)

V. Mehmed tahta çıktığında ve birinci Dünya Savaşı sırasında üçüncü kez kaimeler çıkarılmıştır. Bu kaimelerin altın ve Alman hazine bonolarının karşılıkları olduğu için tam anlamıyla temsili para hükmüne haizdiler. Hal böyle olunca dört yıl boyunca 160 milyon liranın üzerinde banknot çıkarılmış ve bunların savaştan sonra altın olarak karşılıkları ödenerek geri alınacağı taahhüt edilmiştir. (Tabakoğlu, 2014:419)

D. ESHAM SİSTEMİNİN GÜNÜMÜZ GELİR ORTAKLIĞI SENETLERİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Esham sistemi Osmanlı temellerinin üzerine gelişerek günümüz hazine bonoları, devlet tahvilleri ve gelir ortaklığı senetleri ortaya çıkmıştır. Esham sisteminin günümüzde geldiği son aşama budur. Eshamlar, belli bir gelir kaynağına veya devlet işletmesine bağlı olmayıp, belli bir vadeye sahip ve yıllık getirisi kesin olan borçlanma senetleridir. (Anbar, 2015)

“Türkiye’de hisse senedi ile tahvil ve bono piyasası aktif ve gelişmiş piyasalar olup, hisse senedi dışında faizsiz yatırım araçları olarak nitelendirilebilecek varlığa dayalı menkul kıymet, katılma intifa senedi, kar-zarar ortaklığı belgesi, gelir ortaklığı senedi aktif piyasalara sahip değildir. Anılan faizsiz yatırım araçları 1980-90 döneminde ülkemizde uygulanmış ancak günümüzde kullanılmayan ve uygulaması olmayan yatırım araçlarıdır.” (Tok, 2009)

Gelir ortaklığı senedi ihracına yönelik olarak temel düzenleme 17.3.1984 tarih ve 18344 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 2983 sayılı “Tasarrufların Teşviki ve Kamu Yatırımlarının Hızlandırılması Hakkında Kanun” ve 18514 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Kamu Ortaklığı Yönetmeliğidir. 2983 sayılı kanunun bir kısım hükümleri 4046 sayılı kanun ile yeniden düzenlenmiş olması nedeniyle uygulanmamaktadır.

2983 sayılı kanunun üçüncü maddesinde gelir ortaklığı senedi; kamu kurum ve kuruluşlarına (Kamu İktisadi Kuruluşları ve İktisadi Devlet Teşekkülleri dahil) ait altyapı tesislerinin gelirlerine hakiki ve hükmi şahısların ortak olması için çıkarılacak senetleri, şeklinde ifade edilmiştir.

Gelir ortaklığı senetleri, tasarrufları teşvik etmek ve yatırımları hızlandırmak için alt yapı tesislerinin ve diğer tesislerin gelirlerine halkın katılmasını sağlamak ve böylece halktan toplanan fonlar ile kamu yatırımlarını geliştirerek projeleri gerçekleştirmek amacı taşımaktadır. Bu senetler, mülkiyeti ilgili kamu kuruluşunda bulunan alt yapı tesislerinin sadece belirli oranda gelirlerine katılma hakkı sağlayan, istenildiği an paraya çevrilebilir, hamiline yazılı bir kıymetli evrak ve menkul kıymettir. (Tok, 2009)

Gelir ortaklığı senetleri, mülkiyet devrini içermezler. Sadece senet sahibine o tesisisin gelirine katılma hakkı verirler. Türkiye tarihinde ilk getir ortaklığı senetleri 03.12.1984 tarihinde Boğaziçi Köprüsü için ihraç edilmiştir. (Tok, 2009)

1980’lerin ilk yarısında özelleştirme, ülke gündeminde yerini bulmuştur. 1983 seçimlerinde siyasi partiler Boğaz köprüsü gelirine endeksli gelir ortaklığı senetleri üzerinden propagandalarını yürütmüşler, köprüyü satarım, sattırmam polemiğine girmişlerdir. Konu Anayasa Mahkemesi’nin önüne gelmiş ve mahkeme köprü gelir ortaklığı senetleri ile uygulamaya onay vermiştir. Böylelikle bu alandaki ilk adım atılmıştır. (Çal, 2010)

Esham uygulaması ile bazı mukataalara ait yıllık gelirin bir bölümü, paylar halinde özel şahıslara belli bir peşin tutar karşılığında kayd-ı hayat şartı ile satılmaktaydı. Devralınan hisselere karşılık olarak da şahıslar o hisseye tekabül eden sabit bir geliri her yıl alma garantisi elde etmiş olurlardı. (Kaya, 2015)

Altyapı tesislerinin mülkiyetinin kamuya ait olması ve bunlar üzerinde işletme hakkı ile senet sahibinin herhangi bir ilgisinin bulunmaması, senet sahibinin sadece senedin gelirine sahip olması esham sistemi ile olan benzerliğini ortaya koymaktadır.

Gelir ortaklığı senetlerinin özelliklerine değinecek olursak, bu senetler istenildiği an paraya çevrilebilir. Genellikle üç yıl veya beş yıl vadeli olarak çıkarılır. Başlangıçta vergiden muaf olarak çıkarılan bu senetler, 2983 sayılı kanun ile ilk beş yıl vergi alınmamasını, izleyen üç yıl için %50 indirimli vergi alınması şeklinde düzenlenmiştir. 13.12.1993 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 92/3802 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile %10.7 vergi kesintisine tabi tutulmuştur. (Tok, 2009)

Esham yönteminde, devletin elindeki mukataaları çok sayıda paya bölerek her paya düşen yıllık vergi gelirinin faiz denen kısmını ömür boyunca ve peşin olarak ödenen bedel karşılığında özel kişilere satıldığından daha önce bahsetmiştik. Bu sistemde sadece yıllık karın sabit bir kısmı ömür boyu koşulu ile satılmaktadır. “Esham uygulamasında mukataalar emanet yolu ile devlet tarafından işletilmiş, elde edilen yıllık kâr paylara ayrılıp peşin bedelle satılırken, geri kalan kısım (mal) devlet tarafından asker ve diğer görevlilerin maaşları ve bazı devlet kuruluşlarının giderlerinin karşılanmasında harcanmıştır. Esham sisteminde esham sahibinin geliri sabit ve garantilidir. Ayrıca, eshamların kadın–erkek, Müslüman–gayrimüslim, asker veya reayadan herkes tarafından satın alınabilmesine ve muaccele tutarının %10 kadar vergi (kasr-ı yed resmi) ödenmesi koşuluyla üçüncü kişilere serbestçe alınıp satılmasına izin verilmiştir.” (Anbar, 2015)

Gelir ortaklığı senetlerinin satımı idare tarafından yapılacak bir duyuru ile başlar. Duyuruda senetlerin nominal değeri, satış fiyatı, süresi, yerleri gibi hususlar belirtilir. Senet alan pay sahipleri, o yıla ait kupon ile bankaya başvurarak o senede düşen gelir payını tahsil ederler. (Tok, 2009)

“Gelir Ortaklığı senetlerinde hukuki olarak “gelir ortaklığı” ibaresi geçmesine rağmen, senetler değişken faizli bir tahvil özelliği taşımaktadır. Zira her ne kadar senet sahiplerinin katılma oranları önceden kesin olarak belirlenmekte ise de, alt yapı tesislerinin kârları, bunlardan ayrılacak kısımlar ve kârların hesaplama şekli değişken olacağından, genelde faiz gibi sabit bir getiri olarak değerlendirilmeleri hukuken mümkün değildir.” (Tok, 2009)

E. ESHAM VE GELİR ORTAKLIĞI SENETLERİNİN İSLAMİ FİNANSMAN MODELLERİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

İslami finans sisteminde faiz yasak olmakla birlikte borçlanma aracına ödenen para, nominal değerinden farklı ise bu fark faiz kabul edilmektedir. Yani borçlanma aracını nominal değeri dışında bir değerden alım satımı İslami finans sisteminde yasaklanmıştır. Bu yasağa ek olarak, herhangi bir risk almadan ya da zarara ortak olmadan yalnızca kâra ortak olunması da yasaklanmıştır. Bu hususlar dikkate alınmadan çıkarılan borçlanma araçları, İslam Ekonomisine uygun borçlanma aracı olarak kabul edilemez. (Tok, 2009)

Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. Yüzyılın ikinci yarısında, bir altın lira (yaklaşık 7 gr.)  yüz kuruş itibar edilerek kağıt para (kaime) basıldı. Ancak kısa sürede kaime altın karşısında değer kaybetmeye başlayınca borçlular gerek devlete, gerekse şahıslara olan borçlarını altın yerine, bu kaime ile ödemeyi tercih etmeye başladılar. Bunun üzerine fetva ve kararnamelerde, borç altın lirayla ödenecekse tam miktarınca, kaime ile ödenecekse, o günü altın kuru üzerinden ödenmesi istenmiştir. Burada kaimelerin altın karşısındaki değer kaybından doğan fark, faiz sayılmamıştır.” (Döndüren, 2012:662)

Eshama ait belgelerde sıklıkla faiz kelimesine rastlanmaktadır. Burada geçen faizin günümüz faiz kavramı ile doğrudan bir ilgisi bulunmamaktadır. Ancak, nitelikleri tam olarak bulunup bulunmadığı tartışmalı olsa dahi, fiili bir faizin mevcut olduğu da muhakkaktır. Sistemin temelinde yer alan ve ihraç haddi olarak nitelendirilen oranların tersi, 1/5’ten 1/2’ye kadar değişen hadlerin günümüzdeki faiz kavramına yakın bir niteliğe sahip olduğu ortadadır. “günümüz faiz kavramından en önemli farkı, sehim sahibinin ömrü gibi belirsiz bir unsur dolayısıyla sigorta primine yaklaşan bir nitelik taşımasıdır. Bu sebeple, bu hadleri reel faiz hadleri olarak değil de, asimptotik birer tavan faiz haddi olarak düşünmek gerekir.” (Genç, 2014:185)

İslami finans sisteminde faiz kesin olarak yasaklanmıştır. Osmanlı uleması da faizin meşru olmadığına dair açıklamalar yapmıştır.

“Ancak ulema muamele-i şer‘iyye, bey bi’listiğlâl gibi hile-i şer‘iyyelerle icareteyn, iltizâm, malikâne, eshâm gibi finansman sağlayan bazı uygulamalara cevaz vermiştir.” (Kaya, 2015)

Konu, tasarruf sahibi açısından incelenecek olursa, kişi aldığı hisse karşılığında ömür boyu o hisse oranında kârdan pay elde ediyor, böylelikle ilk etapta ödemiş olduğu meblağı bir kaç yıl içinde karşılayabiliyordu. Dolayısıyla burada söz konusu olan, kişinin kaç senede bu meblağı karşılayabileceği ve o kadar uzun süre yaşayıp yaşayamayacağıydı. Bu belirsizlik İslam Hukuku açısından özel bir öneme haizdir. Çünkü, tasarrufçunun her yıl belirli miktarda alacağı paranın faiz olarak nitelendirilmesini engelleyen, bu belirsizliktir. Kısacası, bu belirsizlik sayesinde, esham ulema tarafından faiz olarak nitelendirilmemiş olmalıdır. Ancak, sistemin sakıncaları da zamanla ortaya çıkmış, en önemlisi ise bir hissenin üçüncü şahıslara satılabilmesiydi. Genellikle, bu satışların daha genç kimselere yapıldığını düşünürsek durumun hem hukuki hem ekonomik sonuçlar doğuracağı ortaya çıkacaktır. Şöyle ki, baba eğer hissesini oğluna satarsa hisse hem ailede kalmış hem de kişinin ömrü ile ilgili risk ve belirsizlik ortadan kalkmış olacaktır. Kısacası, hukuksal açıdan esham, giderek bugünkü manada bir devlet tahvili niteliğine dönüşüyor, karşılığında sağlanan yıllık gelir de faiz niteliğine bürünüyordu. Ekonomik açıdan ise, devlet artık tasarruf sahibinin ölümüyle, eskiden olduğu gibi, hisseyi eline geçirip tekrar satamıyor, tam tersine yıllık kâr paylarını ödemeye devam etmek mecburiyetinde kalıyordu. Devlet bu durumun farkına varınca çözümü sehim satışlarına vergi koymakta aradı. Ancak, sehimlerin giderek nama muharrer (kişiye özel) olmaktan çıkıp hamiline muharrer senetler haline dönüşmeleriyle, bu konulan vergilerin amacına ulaştıkları, yâni üçüncü şahıslara satışları önleyebildikleri, sonucuna varılamaz. (Çizakça, 2000)

“Konuya farazi bir örnekle yaklaşalım X adlı bir mukataa “emin” adı verilen memuru vasıtasıyla devletçe işletilmektedir. Diyelim ki mukataanın yıllık gayrisafi hasılatı “t ” yılında 35.000 kuruş olmuştur. Aynı yıl mukataanın işletme giderleri ve mutad bazı ödemeleri toplamı ise 20.000 kuruş tutmaktadır. O halde net hasılat yani kâr (“faiz”. Osmanlıcada “faiz” kâr anlamında kullanılmıştır) 15.000 kuruştan ibarettir. Bu durumda X mukataasının durumu iyidir ve yıllık “faiz”i esham ihracına elverişlidir. Esham ihracı için yıllık “faiz” önce belli” sayıda paylara (“sehim”) bölünür. Diyelim ki 100 paya böldük. Her bir paya düşen yıllık kâr (“faiz”) 150 kuruş olur. Şimdi sıra sehimlerin belli bir bedel karşılığında tâliplere satılmasına gelmiştir. Eğer sehimler elde kalmayıp, rahatça satılsın isteniyorsa, satış fiyatının (“muaccele”) saptanmasında alıcıların rağbet derecesi önceden iyi hesaplanmalıdır. Varsayalım ki örnekte her bir sehim, yıllık “faiz” değerinin 5 katı bir bedel ile satıldı (muaccele: 750 guruş). Bu örnekte devlete 750 guruş ödeyerek X mukataasının bir tam sehimine sahip olan vatandaş bu sehimin karşılığı olan 150 guruşu (“faiz”) her yıl birkaç taksit halinde devletten tahsil etmeye hak kazanmış olur. Onun bu hakkı ölümüne dek devam eder. Vatandaşın peşinen ödediği 750 guruş tutarındaki “muaccele” yıllık “faiz “inin beş katı olduğu için, kendisinin gerçek kâra geçip, havadan bir ek gelire kavuşması ancak altıncı yıldan itibaren mümkün olacaktır, ömrü ne kadar uzun olursa kendisi o oranda kârlı, devlet ise zararlı olacaktır, ölüm halinde, pay devlete rücu edecek ve gerekirse yeni bir bedel mukabilinde yeniden başkalarına satışa sunulabilecektir.”(Cezar, 1986:79-80)

“Devlet açısından ise durum şudur: Eğer esham ihraç olunmasaydı “t” yılında X mukataasından hazineye girecek olan meblâğ 15.000 guruş olacak idi. Esham satışı ile bu 15.000 guruşluk yıllık gelir vatandaşlara bırakılmış, buna karşılık hazineye tüm sehimler satılarak toplam 75.000 guruşun girmesi sağlanmıştır. Böylece; ileriye mâtuf bir gelir şimdiden devlet kasasına girmiş olmaktadır. Ne var ki, hazineye giren meblâğ vazgeçilenin ancak beş katıdır. Oysa mukataanın yıllık net geliri olan 15.000 guruş vatandaşlara ömür boyu tahsil edilme hakkı ile devredilmiştir. Esham sahiplerinin, ölüme dek eshama tasarruf etme süresinin ortalama on yıl olduğu varsayılırsa, örneğimize göre hazine on yılda yıllık 15.000 guruş taksitlerle tahsil edeceği toplam 150.000 guruşu, peşin ödeme koşulu ile toplam 75.000 guruşa vatandaşlara bırakmıştır. 150.000 guruşun halihazır değeri (buna “k ” diyelim) ve 75.000 guruş (Toplam muaccele: “m” ) arasındaki fark mekanizmanın kimin lehine işlediğini belirleyecektir. Eğer m>k ise devlet kârlı, m<k ise esham sahipleri kârlı durumda olacaklardır. Esham sahiplerinin kârı, yani m-k, devletin onlardan aldığı borç mukabili, anapara dışında kendilerine ödediği faizi ifade eder.” (Cezar, 1986:80)

SONUÇ

Altı asır boyunca üç kıtaya hükmetmiş olan Osmanlı Devleti mali sistemi, coğrafi keşifler, ticari kapitalizm, sanayi devrimi, savaş teknolojisindeki gelişmeler ve batı ülkelerinin ekonomik gücü karşısında son dönemlerine doğru zayıflamıştır.

Bu çalışmamızda 16. Yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nde yürütülen ekonomi politikalarından özellikle esham ve kaime sistemi üzerinde durularak bu sistemlerin hangi koşullar altında ne şekilde uygulandığı, nasıl sonuçlar doğurduğu incelenmiştir.

Osmanlı Devleti’nin bu dönemlerde bulduğu çözümler ile günümüz sistemlerinin temelini atmayı başarmıştır. Bunlardan özellikle esham sistemi ile günümüz gelir ortaklığı senedi ile esham sisteminin benzer nitelikleri irdelenmiş ve her iki sistem İslami finans sistemi açısından mercek altına alınmıştır.

Kanaatimizce, esham, kaime ve gelir ortaklığı sistemleri model alınarak faizsiz, kar-zarar ortaklığına dayanılan bir islami finans modeli üretilebilmesi mümkündür. Bu model tasarlandıktan sonra yasal alt yapısının kurulması, yatırımcılara ve finansman kullananlara güven sağlayacaktır. Bu model özellikle kamu yatırımlarının faizsiz bir alternatif finans yöntemi ile yapılmasına, kamu yatırımlarına kamu hizmetini kullanan bireylerin pay sahibi olmalarına imkan verebilecektir.

 

KAYNAKÇA

AKAR, Şevket Kamil, “Osmanlı Devleti’nde Kısa ve Uzun Vadeli İç Borçlanmanın Gelişimi” , www.journals.istanbul.edu.tr (Erişim Tarihi: 06.01.2016)

ALPER, Değer; ANBAR, Adem (2010), Osmanlı İmparatorluğu’nun İç Borçlanmada Kullandığı Yöntem Ve Araçlar, Yıl: 24, Sayı:87, www.finanskulup.org.tr (Erişim Tarihi:06.01.2016)

CEZAR, Yavuz (1986), “Osmanlı Maliyesinde Bunalım ve Değişim Dönemi”, Alan Yayıncılık, İstanbul.

ÇAL, Sedat (2010), “Ekonomik Düzenleme (Regülâsyon), Özelleştirme, İdare Hukuku ve Uluslararası Tahkim Matrisinde Değerlendirmeler”, Sosyo Ekonomi, Temmuz-Aralık 2010-2.

ÇİZAKÇA, Murat (2000), “Osmanlı İmparatorluğu’nda İç Borçlanmanın Evrimi (15.YY-19.YY) Yeni Türkiye Dergisi Osmanlı Özel Sayısı: Ekonomi ve Toplum, Sayı: 32, Yıl:6, Mart-Nisan.

DÖNDÜREN, Hamdi (2012), “Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali”, Erkam Yayınları, İstanbul.

GENÇ, Mehmet (2014), “Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi”, Ötüken Yayınları, İstanbul.

KAYA, Süleyman, “Türkiye’de İslami Finansın Tarihsel Kökenleri”, www.borsaistanbul.com (Erişim Tarihi: 06.01.2016)

PAMUK, Şevket, Osmanlı Ekonomisi ve Kurumları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul

TABAKOĞLU, Ahmet (2014), “Türkiye İktisat Tarihi”, Dergah Yayınları, İstanbul.

TOK, Ahmet (2009), “İslami Finans Sistemi Çerçevesinde Sukuk (İslami Tahvil) Uygulamaları, Katılım Bankaları ve Türkiye Açısından Değerlendirmeler”, Sermaye Piyasası Kurulu Hukuk İşleri Dairesi Başkanlığı, Ankara.